
Yeni bir dilin imkanları? Hayvan hakları eleştirel küratoryal düşünceyi nasıl dönüştürür?
Yazan: Bige Örer
Yeni bir dilin imkanları? Hayvan hakları eleştirel küratoryal düşünceyi nasıl dönüştürür?
Avrupa’nın kuzeydoğusunda, Baltık Denizi’ne şehrin içinden geçen Daugava Nehriyle bağlanan Riga’da şehrin merkezindeki Esplanāde Parkı’nın yanında bulunan tarihi Letonya Sanat Akademisi, 25 ve 26 Eylül 2025 tarihlerinde, Baltık bölgesindeki sanatsal ve küratoryal çalışmaların uluslararası diyaloğa açılmasını ve yeni işbirliği olanaklarının araştırılmasını amaçlayan; politik, sosyal ve kültürel değişimlerin küratoryal yaklaşımları nasıl etkilediğini tartışmaya açan ‘Doğu Avrupa’da Küratoryal Pratikler – Gelişimi ve Zorlukları’ başlıklı uluslararası bir sempozyuma ev sahipliği yaptı.
Maria Lind, Steven Henry Madoff, Mick Nilson, Nina Liebenberg, Nontobeko Ntombela ve Carolina Rito’nın da içinde bulunduğu küratör ve akademisyenlerin katkılarıyla şekillenen ve konuşmacı olarak davet edildiğim bu programa, hayvan hakları ve eleştirel hayvan çalışmalarının küratoryal düşünceye ve yeni bir dile nasıl ilham verebileceğini tartıştığım bir sunumla katıldım.
Üyesi olduğum EARN (Genişletilmiş Sanatsal Araştırma Ağı) Küratoryal Çalışma Grubunun iş birliğiyle düzenlenen bu programda, küratoryal terimlerin ve kavramsal çerçevelerin yeniden düşünülmesini amaçlayan bir Lexicon/ sözlük üzerine ortak çalışmalarımıza da yer verme imkanı bulduk.
“Gökyüzü parçalanırken biz onu nasıl tutabiliriz?”
Küratoryal pratiğim, hayvan hakları mücadelesiyle birlikte dönüştü ve dönüşmeye devam ediyor.
Hayvan hakları çalışmalarını yalnızca etik bir alan değil, aynı zamanda temsil, bilgi ve iktidar biçimlerini sorgulayan eleştirel bir düşünme zemini olarak görüyorum. Eleştirel hayvan çalışmaları, hayvanların yalnızca korunacak varlıklar değil, birlikte düşünme, hissetme ve üretme ortaklarımız olduğunu hatırlatıyor.
Sunumumda günümüzde giderek yoğunlaşan çok katmanlı şiddet ortamında, insana ‘faydalı’ görülmeyen hayvanların yok edilmesine karşı yapılan acil çağrılara nasıl yanıt vermeye çalıştığımı paylaştım. Dört Ayaklı Şehir ile birlikte sürdürdüğümüz çalışmaların beni hayata nasıl umutla bağladığını; bu çabanın sanat alanı ile hayvan hakları arasında kurulabilecek ilişkiler açısından ne tür imkânlar sunabileceğini aktardım. Hayvan hakları mücadelesi büyük ölçüde pratiğe, sahaya ve gündelik yaşama dayanıyor. Bu alanlarda edindiğimiz deneyimler ve tanıklıklar, sanat ve düşünce üretimindeki diğer çalışmalarımıza yön veriyor. Dört Ayaklı Şehir: Kent, Doğa, Hayvan Çalışmaları Derneği de tam da bu noktada eleştirel hayvan çalışmaları alanında bilgi üretimini mümkün kılan çok yönlü araştırmalarla yol gösterici bir rol üstleniyor. Derneğin kurucu direktörü Dr. Mine Yıldırım’ın ‘İhtimam ile Şiddet Arasında: Istanbul’un Köpekleri’ başlıklı doktora tezi bu bakış açısının kurucu metinlerinden biri olarak, hem kuramsal hem sahaya dayalı düşünsel bir çerçeve sunuyor.
Hayvan hakları düşüncesinin temelinde, hayvanların duyarlı, acıyı ve zevki duyumsayan varlıklar olduğunun kabulü yatar. Hayvanların araçsal değil, içkin bir değere sahip olduklarını ve ihlal edilemez haklara, iyi bir yaşam hakkına sahip olduklarını savunur. Bu da insan merkezci dünya algısının yıkılarak hayvanların adil bir şekilde, zulüm görmeden ve insanların ihtiyaçlarını karşılamaya zorlanmadan yaşamlarını sürdürebilecekleri bir anlayışın inşasını gerektirir.
İhtimam, canyoldaşlığı, sevgi, emek ve özenle kurulmuş ilişkiler aracılığıyla başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünüyorum.
Tüm bunlar, bugün sıklıkla başvurulan ‘akli’ olanın zıddı anlamıyla duygusal olmayan, karşılıklı bağımlılık ve ortak sorumluluk ilişkilerini yeniden kuran politik pratiklerdir. Sanatın, şiirin ve küratoryal pratiğin, bu ilişkileri çoğaltacak yeni bir dilin kurulmasında etkin rol oynayabileceğine inanıyorum. Hayvan hakları mücadelesinden ilhamla, yeni, farklılıklara yer veren, yaşam hakkına saygılı, çoğulcu, eşitlikçi, geçirgen ve evrilen bir dil inşa edilebilir.
Hayvan haklarından beslenen bu dil, hayvanları bilgi üretimi, iktidar ve temsil ilişkilerindeki araçsal rollerinin ötesinde, hak taşıyıcısı özneler olarak düşünmeyi mümkün kılar; böylece görünmeyeni görünür, temsil edilmeyeni temsil edilebilir kılma kapasitesine sahip olur.
Bu yeni dil, insanı merkeze almayan bir duyumsama biçiminden doğuyor; sessizlik, bakış, temas ve karşılaşma gibi insan-dışı ifade biçimlerini de küratoryal anlatının parçası haline getiriyor.
Sempozyuma katılan meslektaşlarımla beraber yürüttüğümüz lexicon/ sözlük çalışması üzerinden, hayvan hakları mücadelesinin taşıdığı değerlerin ve sunduğu ufkun bu alanda yol gösterici olabileceğini paylaştım. Bu sözlüğü oluşturma sürecini de mevcut sistemlerin çıkmazlarına karşı yeni ufuklar açma çabası olarak tanımladım.
The Lexicon/ Sözlük
Sempozyum, aynı zamanda EARN (Genişletilmiş Sanatsal Araştırma Ağı) Küratoryal Çalışma Grubu iş birliğiyle, küratoryal terimlerin ve kavramsal çerçevelerin yeniden düşünülmesini desteklemek üzere tasarlandı. EARN Küratoryal Çalışma Grubu olarak, küratörlük ve küratoryal konularla ilgili araştırmacılar, eğitimciler ve uygulayıcıları bir araya getirerek bu alanlarda deneyim paylaşım alanları ve diyalog imkanlarını çeşitlendirmeyi hedefliyor, aynı zamanda uluslararası iş birliklerini yaratarak ve güçlendirerek eleştirel bir araştırma ortamı ve bilgi üretimini amaçlayarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu bağlamda bilgi üretimini yalnızca insan-merkezli deneyimlerin aktarımı olarak değil, insan-dışı varlıkların da katılımını içeren çoğul bir alan olarak yeniden tanımlamak gerekiyor.
Farklı coğrafyalardan küratör ve akademisyenlerin katkılarıyla şekillenen programın ilk gününde Antra Priede’nin sunuşunun ardından Maija Rudovska merkez dışında küratörlük yapma deneyimi üzerine konuştu. Andris Brinkmanis, Baltık sanat alanının dönüşümünü tarihsel sergiler üzerinden değerlendirirken, Evarts Melnalksnis küratoryal pratiğin kırılgan koşullarda nasıl gelişebildiğine dair kişisel deneyimlerini paylaştı. Kırılganlık üzerine yapılan tartışmalar, yalnızca küratoryal yapının değil, yaşamın kendisinin kırılganlığını — özellikle insan dışı yaşam biçimlerinin yaralanabilirliğini — bir kez daha hatırlattı.
İkinci günün ana sorusu “Dünyaya aynı perspektiften mi bakıyoruz?” oldu. Bu soru, yalnızca kültürel ya da coğrafi farkları değil, türler arası bakış farklarını da düşündürüyordu: Dünyaya aynı gözle değil, aynı sesle mi, aynı bedenle mi bakıyoruz? Bu çerçevede, The Lexicon/Sözlük projesi ilk kez kamuya açık şekilde tartışıldı. Carolina Rito editörlüğünde geliştirilen bu proje, farklı coğrafyalarda aynı terimlerin farklı anlamlara gelebileceğini fark etmemizle ortaya çıktı ve ortak bir dil inşası arayışını amaçlıyor. Sözlük üzerine yapılan tartışmalar, dilin yalnızca tanımlayan değil, aynı zamanda dışlayan bir araç olduğunu; bu nedenle temsilin ötesinde, duyumsamaya dayalı bir dilin nasıl mümkün olabileceği üzerine düşünmemizi sağladı.
Farklı üyelerin katılımlarıyla genişlemesi planlanan bu çalışmaya Steven Henry Madoff tarafından kurulan çevrimiçi dergi The Curatorial, www.thecuratorial.net online platformundan ulaşılabilir.
Cătălin Gheorghe, Doğu Avrupa’ya dair değişen jeopolitik kavramları; Mick Wilson, dilin kültürel hegemonyasını ve sözlüklerin dönüştürücü gücünü ele aldı. Nontobeko Ntombela “küratoryal dinleme” kavramını; Steven Henry Madoff ise Hito Steyerl’in “poor image” (düşük kaliteli imge) kavramından yola çıkarak “poor space”(düşük kaliteli alan) fikrini sundu.
Etkinlik, Biljana Ćirić’in eğitim programı deneyimlerini paylaşması ve Maria Lind’in son dönem yaptığı küratoryal çalışmalarını sunuşunun ardından program, Slavs and Tatars küratörlüğünde gerçekleşen Survival Kit festivali gezisi ve şehirdeki sanat mekânlarına yapılan ziyaretlerle tamamlandı.
Sempozyum, alternatif mücadele biçimlerinin ve ulusötesi dayanışmanın önemini vurgularken, hayvan hakları çalışmalarının küratoryal düşünceye nasıl yeni bir dil ve etik bakış kazandırabileceğini tartışmak açısından son derece kıymetliydi. Dört Ayaklı Şehir ile yürüttüğümüz çalışmalar, küratörlüğü bir bakım ve direniş eylemine dönüştürme potansiyeli olarak ses getirdi. Bu yaklaşım, küratörlüğü yalnızca bir sergileme pratiği olmaktan çıkararak, insan-merkezli bilgi rejimlerini sarsan ve hayvanlarla birlikte düşünmenin yeni biçimlerini tahayyül etmeye yöneltiyor.